Dersimliler ve dolayısıyla mağdurların yetmiş bir yıldır konuştuğu, unut(a)madığı Dersim 1938 katliamı; Türkiye’nin çoğunluğu 2009 yılının sonbaharında konuşmaya başlayabildi. Ülkenin önde gelen entelektüel ve aydınları Dersim’de yaşananlara, ‘biz bilmiyoruduk, bu kadarda olmaz’ sözlü hayretleriyle ifade ettiler. Aydınlar, ya kendi ayıplarını gizliyorlardı ya da vicdanlarını rahatlatıyorlardı. Ancak ifade ettikleri tarihsel bir itiraf ve trajediydi. ‘Biz böyle olduğunu bilmiyorduk’ sözü aynı zamanda Türkiye entellektüel dünyasının resmi ideolojinin yörüngesinde olduğunu ve orada gezindiğinin göstergesiydi.
İşin doğrusu Dersim’de yaşananlar ve bilinmeyenler aydınların, ‘bu kadarda olmaz’ dediklerinin de ötesinde büyüklüğe sahip. Bunlar devletin sırları olduğu için kamuoyu bilmiyor. Kamuoyunun bilmedikleri sadece bunlar değil. Maraş, Çorum, Sivas, Gazi’yi de bilmiyoruz. Bunlar da ‘devlet sırrı.’
Dolayısıyla Dersim’de yaşananlar, halen devletin sırrı olarak kozmik odalarda saklanıyor. Belki de saklanmaya da ihtiyaç bırakmadan belgeler imha edilmiştir. Dersim’de ‘Devletin güvenliği’ aynı zamanda, ‘Katliam’a dönüştü ve bu kozmik odaların sırları arasında yerini aldı.
Yetmiş yılı aşkın bir zamandır devletin sır olarak sakladığı gerçekleri, kamuoyu şimdi ve sadece bir kısmını öğrenebiliyor. Geriye kalan ve asıl aydınlatıcı olan gerçek, devletin sırrı olmayı sürdürüyor.
Sır saklayan sadece devlet değildi. Dersimlilerde yakın bir tarihe kadar bildiklerini, yaşadıklarını kamuoyuyla paylaşmadılar. Dolayısıyla güvenlik gerekçesiyle saklanan sır’la, korkudan saklanan sır birleşince geriye bugün sahip olduğumuz tablo çıktı.
Devletin öfkesinden korktukları için bildiklerini sır olarak sakladılar. Diğer toplumlar gibi katliam sonrası ortaya çıkan travmayı Dersimlilerde yaşadılar. Dolayısıyla katliamı, yaşananları unutma yolunu daha zararsız yöntem olarak benimsediler. Buda birçok kaybı beraberinde getirdi. En önemli kayıpsa tarihsel kimliği ve inancıyla yaşadıkları problem oldu. Zira Kürt ve Alevi olmak devletin gazabına uğramak anlamına geldiği için; zarar veren bu iki kimlikten kurtulmak gerekiyordu! Bunu sonucu olarak çoğu Dersimli, Dersimin dışına çıktıklarında kendilerinin Elazığ’lı olarak tanıttıklarını hepimiz biliriz. Türklerle iç içe yaşanılan bölgelerde de, hala bu durum devam ediyor.
Dersimliler uzun yıllar kendilerini gizleme yolunu seçmelerinin altında elbette çok neden var. Bir defa, Dersimli ve Kürt olmalarından dolayı 108 defa seferlere ve katliamlara maruz kalmış bir toplumdan söz ediyoruz. Elbette geri adım atmanın, sır saklamanın haklılığı olmaz. Dersimliler sır sakladı ve neticede hepimiz için tam anlamıyla felaket oldu.
Felaket oldu çünkü dilimizi neredeyse unuttuk, tarihimizi bilmiyoruz ya da az biliyoruz. Alevilik kimliğimizle kavgalı hale geldik ve sosyal, kültürel eroziyon geleceğimizi ipotek altına almış durumda.
İşin özü şu; kendi tarihimize dair bilmediklerimiz bildiklerimizden çok daha fazla. Dolayısıyla dünü bilmeden bugünü anlamak ve geleceğe dair fikir oluşturmak mümkün değil. O halde kavgalı hale geldiğimiz tarihimiz, kültürümüz, dilimizle ve kimliğimizle barışmak zorundayız.
Kendimize ait çok değer kaybettik. Galiba, ‘kaybettiğimiz yerde yeniden kazanacağız’ sözü bizim içinde çözüm anahtarı olacak.
Bunun için çalışmaktan başka çare yok. Bir yandan Türkiye ve uluslararası çevrelere toplum olarak yaşadıklarımızı anlatmamız, bir yandan da kendi tarihsel kimliğimizle barışmamız gerekiyor.
Devletin ‘sır’ diye esir aldığı tarihimizi, bu tarihsel felaketin enkazını kaldırmak, yeni bir gelecek inşa etmek, biz Dersimli Kürtlere ve Kızılbaş-Alevilere düşüyor.
Erdal Er
|