|
|
Alevi Öğretisinin baş düsturu "ikrar"dır |
|
|
|
2010-02-06
18:32
|
| İnsanoğlu kendisini “vazgeçilmez” görmeye başlarsa, “örgüt yöneticsi” gibi bir meslek doğar |
| |
Necati Şahin
Sevgili Hasan Öğütçü Kardeşim,
AABK ilgili, dolayısıyla toplumumuzun kurum ve kuruluşlarındaki sorunları da gündeme getirdiğin değerlendirmelerini okudum.
Duyarlılığın ve sorumluluk bilincine ben de teşekkür ediyorum.
Katkım olur düşüncesiyle birkaç görüşümü paylaşayım dedim.
Çünkü hem emeğimin hem de sorumluluğumun olduğu kanısındayım.
Baştan söyleyeyim olumlularda ne kadar payım var ise olumsuzluklarda da o kadar payım vardır. Yazdıklarım en başta benim için geçerlidir.
Sorunlara getirdiğin çözüm önerilerinin hayat bulma ortamı olmadığını sen de benim kadar biliyorsundur.
Zira sorunlarımızın temelinde, felsefe derinliğimizin eksikliği yatmaktadır. Sorun, basmakalıp ve çoğu kez de ajiteyi ön plana alan, öğretiden uzak
Söylevlerimizin örgütlerimizin, kurumlarımızın temel felsefesine dönüşmesidir.
Temel felsefeye dönüşen bu yanlış anlayışımız bir ahtapot gibi tüm kurumlarımızı sarmış durumda, bir girdaba dönüşmüş durumda ne yazık ki. Girdabı içindekileri girdabın farkında değiller ya da farkına varmak istemiyorlar, girdabın dışındakiler de ya seyirci durumundalar ya da girdabı yok etmeye çalıştıkça kendileri de girdabın içine çekiliyorlar ve bir süre sonra girdabın bir parçası durumuna geliyorlar.
Ve asıl değer yargılarımız, Alevi felsefesin temel düsturlarını görme yerine, yüzeysel şekilcilik ile kendimizi avutuyor, kendimizi kandırarak rahatlatıyoruz.
Alevi Öğretisinin baş düsturu “ikrar”dır.
“İkrar” zedelendiğinde, hafife alındığında, dejenere edildiğinde önce ikrarında durmayan kişiyi içten içe huzursuz eder, ruhunu kemirmeye başlar. Kendini koruma içgüdüsüyle yaptığı yanlışa kılıf aramaya başlar. “İkrar”ından dönmesini toplumsal bazı olgulara bağlayarak, ruhunu rahatlatmak ister ve belli bir dönem sonra da buna inanabilir de. Ancak arada bir her aklına geldiğinde iç çöküntü artar. Ve bu çöküntü zamanla bir çıkmaza dönüşür. Ve bu çıkmazda “ben” egosu daha da pompalanır. Ve insanoğlu kendisini “vazgeçilmez ” görmeye başlar. Böylece “örgüt yöneticsi” gibi asla olmayan bir meslek doğar.
Ve bunun sonucu olarak “kurumsallığın yerini kişisellik alır.”
Bu durum her toplumda, her toplumsal kurumda vardır.
Ancak Alevi öğretisinde asla olamaz, olamaz diyorum çünkü öğretinin kendisi “ben” üzerine kurulmamış, tam tersi, bilginin demlenmesiyle oluşan “bilgelik” üzerine yapılanmıştır. Bu bilgi ansiklopedik bilgi değildir. Bu bilgi “insan” okuma bilgisidir.
Hünkârın “okunacak en güzel kitap insandır” özdeyişi işte budur…
“En yakın tehlike, en önce bertaraf edilmesi gereken tehlikedir.”
Bizim kurum ve kuruluşlarımızdaki en yakın tehlike, Alevi değerlerini bilmeden, öğrenmeden, demlemeden bu öğretiyi geleceğe taşıma, yeniden yapılandırma gibi sosyolojik yanılgıya girmemizdir.
Oysaki bizim çıkışımız, Alevilik ve Aleviler üzerindeki baskılara karşı direnmeyi örgütlemek, haksızlıkları gündeme getirmek, bu öğretiye ve mensuplarına yapılanları gün ışığına çıkarmak, teşhir etmekti. Entelektüel birikimlerimizi, örgütleme tecrübelerimiz bu yolun hizmetine sunmaktı ve de sunduk da. Doğrusunu yaptık.
Ancak zamanla kendimizi, örgüt yöneticisi olduğumuzu unutarak, “öğretinin” de yöneticisi olmak istedik. Ve asıl sorun o zaman başladı kanımca. Ve girdabın ilk halkasını o zaman oluşturduk.
Kendimizi o kadar kaptırdık ki, madem biz seçildik, o zaman dedeye de, babaya da, tarihi de, sosyolojiye de, siyasete de, sanata, edebiyata, felsefeye, öğretiye de “ben” yön vermeliyim psikozuna girdik.
Öğretiyi tanıyıp yaşam biçimiz yapma yerine, yöneticiliğimizi
“yaşam biçimimiz” yaptık. Ve kurumlarımızı da kendi yaşam biçimimize göre “örgü”lemeye başladık ve de devam ediyoruz ne yazık ki…
Hastalandığımızda en iyi “doktor”u arayan bizler, toplumun can damarlarına, toplumun kalbine, ruhuna, maneviyatına, öğretinin binlerce yıllık gizemine, sadece seçildik diye “neşter” atmaktan çekinmedik. Her attığımız “neşter” isabetli olamazdı tabii. Bazıları tuttu, çoğu daha derin yaralar açtı. Açılan derin yarayı kapatmak için “tekrar tekrar” vurulan “neşter”ler girdabı daha da büyüttü.
Öyle bir duruma gelindeki “oyalama, boyalama, yağlama” gibi işlevsiz, seviyesiz içeriksiz kriterler içimize, ruhumuza, şahsiyetimize ve de kurumlarımıza yerleşti.
İşte bu tehlike en yakın tehlikedir, en yakın tehlike de en önce bertaraf edilmesi gereken tehlikedir.
Yani “oyalama, boyalama ve yağlama prim bulamamalı, bertaraf edilmeli.
Yani tekrar tekrar Alevi öğretisinin, o soylu değer yargılarına,
düsturlarına sarılmalıyız. Çare orada gizlidir.
Yoksa ”Vizyoner Toplum Projesi” oluşturma yerine, günü kurtaran
“yarım projeler” toplumu oluruz.
Birbirimize “gaz” verir, hep yerimizde saydığımız için “pas” tutan “ben” egomuzu alkışlatarak da geçici banal bir rahatlama yaşarız. O kadar!
“Çizgimiz” diye diye birbirimize o kadar nutuk attık ki, çizgimizin
“zik zak çizgi”ye dönüştüğünün farkına varamadık, varamıyoruz. Çünkü çizgiye yakında baktığımızda düz çizgidir, Çizgimiz fotoğraflandığında, bize gösterildiğinde “zik zak” olduğunu görmemek için de bakmamayı yeğledik…
Hatırlıyor musun, “o çizgi” için örgütün en badireli dönemde, Sen de içinde olmak üzere Hürriyete karşı bütün görüş ayrılıklarımızı bir kenara bırakıp nasıl da soyluca direnmiştik. Kimimiz kalemimizle, kimimiz mikrofonumuzla, kimimiz bildirimizle, bir yandan hükümetler deviren o medya kuruluşuna ve arkasındaki derin güce karşı direniyor, bir yandan da bizi arkadan hançerleyen “Alevi”ler ile uğraşıyorduk.
Ve düşünebiliyor musun, Aynı örgütümüz şimdi Danışma Kurulu Toplantısını o dönemde Hürriyetin sözcülüğüne soyunanlara yaptırtıyor ve o dönem Hürriyette boy gösterenleri ki, arşivler ortada, baş danışmanlar olarak ağırlıyor.
Ve belki düşünemiyorsundur ama gerçek, Örgütteki duyarlı arkadaşlar hem de yazılı olarak Yaşar Seyman, Necati Şahin, Necdet Saraç gibi emek verenler, bedel ödeyeler de danışma kuruluna davet edilmeli teklifi Genel Başkan tarafından şiddetle reddediliyor. Olabilir, Zira Danışma Kurulu Yönetim Kurulunun danışmanlığını yapar. Ammaaa, “Çizgi ters dönmüştür.” Olsun, Çizgi, tersten bakılınca da “düz çizgidir” zira.
Ancak , Filozof ve Ressam Hundetwasser“in Şu sözü ile bu bölümü geçiyorum:
“Wer seine Vergangenheit vernichtet, kann nicht wachsen”
Yani, “geçmişini yok eden, büyüyemez”
Senin de altını çizdiğin gibi ve tabii ki bu “ ben” her yer de olmak, her yeri, kurumu kendi “ben”ine göre şekillendirmek isteyecektir.
Öyle olunca da;
Örgütlerin başında her daim “ben” olmalıdır.
Dergilerin sayfalarında “ben” olmalıdır
Televizyonun ekranında “ben” olmalıdır…
Tarihinin en büyük mitinginde “ben” olmalıdır,
“ben” yoksa o miting Alevi mitingi olmaz ve Alevi Televizyonun da yayınlanmamalıdır…
O “ben” bir kesime “ben” olmazsam “Kürtçüler”, başka bir kesime “ben” olmazsam “Türkçüler” gelir diyecek kadar, dava arkadaşlarını rencide edecek kadar “bencilleşmiştir artık…
Ve o “ben” kendine, kendi emeğine, kendi geçmişine öyle ters düşmüştür, hırsı, dava arkadaşlarına “ayıp üstüne ayıp” yaptığını fark edemeyecek durumdadır ne yazık ki… Nedeni ise açık:
İkrardan dönüş olmuştur ve de ikrardan dönüş alkışlanmıştır...
Başka bir tehlike ise “dil ve üslubumuzdur”…
“Dil” düşüncenin süzülerek “ses”e dönüşümüdür
Kullandığımız dil ve üslubumuz “Alevice” değildir.
Öğretinin terminolojinsen uzaktır.
Aleviliğin güzelliği, asilliği, hümanizması “dil” ile o kadar soyluca “dile” gelmiştir ki, zati Aleviliği yaşatan, kuşaktan kuşağa taşıyan bu “sözel” güzelliktir… Çaresi de yine “öğretinin gizemindedir… “
Sevgili Hasan,
Yazında, çözümü, tüzüklerde, kanunlarda aradığını sezgiledim. Olabilir, ama bu da geçici bir “oyalamaya” dönüşür. Temel zihniyet değişmedikçe, 43 ay sonra da aynı durum devam eder…
AABK“ın kuruluş dönemindeki önerimi tekrarlıyorum:
Delege sistemine gerek yok ve sağlıklı da bulmuyorum.
Federasyon Genel Başkanları AABK Yönetim Kurulunu oluşturmalı. “Başkanlık” ya da “Dönem Sözcüsü” Avrupa Birliğindeki sistem gibi olmalı. Her yıl bir Federasyon başkanı “AABK“ın da “başkanlığını” ya da “dönem sözcülüğünü” üstlenmeli.
Çalışmaların profesyonelce yürütülmesi için de kalıcı bir sekretaryalık olmalı. Lisan bilen, dünya kültürlerine hakim ve en önemlisi de Alevi öğretisiyle donanımlı biri de bu sekretaryayı yönetmelidir. Bu yeterli ve işlevseldir.
Hem diğer ülkelerdeki Federasyon başkanlarımız tecrübe kazanır. Hem o ülkelerde doğup büyüyen, o ülkelerin dilini, kültürünü, psikolojisini bilen yeni arkadaşlarımızın da yolu açılır açılır.
Bu “yol açma” görevi de en çok şimdiki Yönetime düşüyor kanısındayım…
Statüko“dan hiçbir topluma yarar gelmemiştir, Aleviliğe hiç ama hiç gelmez, dahası zarar verir…
Evrensel toplumlar, “İnsanları, bulunduğu konumla değil, bulunduğu konumda ürettikleriyle değerlendirir.”
Başka konulardaki görüşlerimi, özellikle “siyasete müdahale edelim derken, siyasetin bize nasıl müdahale ettiğini” de başka zaman yazarım…
Sevgiyle…
Necati Şahin
03.02.2010
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|

|
Hesap Zamanı… Yurt Kitap-yayından Duyuru: Alevi Tarihi çarpıtıcıları Için Hesap Zamanı… |
|
|
|
|